20 11 2011

Urfa Müzik Kültürü.

PİR'İM; SENİ RAHMET VE MİNNETLE ANIYORUZ
RUHUN ŞADOLDUN
Şanlıurfa müzik kültürü ve kazancı
"BEDİH USTA"
(PİR)
  • S. Sabri KÜRKÇÜOĞLU
  • KAYNAK:ABUZER AKBIYIK WEB SİTESİ

     

    Kazancı Bedih-Öyle sermestemki idrak etmezem dünya nedir ? İnsanlık tarihi ile yaşıt olan müzik; ırkı, dini, dili, inancı, toprağı ve bayrağı ayrı insanları aynı ezgide birleştirecek, bir araya getirecek bir güce sahiptir. Günümüze gelinceye kadar çeşitli seyirler ve gelişmeler kaydeden müzik, toplumla etkileşip bütünleşen sanatların başında yer almıştır. Duygu ve düşüncelerin ses, söz ve ezgilerle anlatıldığı bir iletişim aracı olan müzik, aynı zamanda kültürün temel öğelerinden biridir. Düşüncenin ve felsefenin şekillendirdiği, beyinle doğrudan bağlantısı olan bir “gönül dili” olan müzik, aynı zamanda insanlığın ortak malı olarak da görülmektedir. Güzel insanlar, yaşadıkları ortamda “güzellik duygusu” ile güzel şeyler üretirler. Bu güzelliklerden pay almak isteyen insanlar da bu ihtiyaçlarını, üretilen güzel sanat eserlerinden karşılayarak ruhlarını doyurmuş olurlar. İnsan ruhu, duygusu, aklı ve zekâsı, kültürü ve birikiminin ürünü olarak üretilen “güzel müzik eserleri” kuşaktan kuşağa aktarılarak daha sonra gelen insanların duygu ve düşünce dünyalarını oluştururlar. Sanat ve kültür adamları, bir yandan toplumların değerleriyle şekillenir, diğer yandan da yarattıkları eserlerle toplumu etkileyerek şekillendirirler. Halk Müziğimiz de bu süreçte yüzyıllar boyu halkımız tarafından üretilmiş, beğenilerek icra edilmiş, biçimlenmiş, dilden dile, kulaktan kulağa dolaşmış, yaşatılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Şanlıurfa müzik kültürü... Yerleşim merkezi olarak 11.000 yıllık bir tarihe sahip olan Şanlıurfa, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olup zengin bir kültür birikimine sahiptir. Urfalıların müziğe olan kabiliyetleri ve tutkuları sonucunda, tarihi şehrin şöhretinde müziğin de payı olmuştur. Şanlıurfa'da müziğin gelişmesi, yaygınlaşması, yaşatılması ve yeni eserlerle yeni sanatçıların ortaya çıkışında en önemli faktör “sıra geceleri”, “oda toplanmaları” ve “dağ yatı geceleri”dir. Genellikle kış gecelerinde, birbirine yakın yaş grubundaki arkadaş gruplarının, her hafta bir başka arkadaşın evinde olmak üzere, haftada bir akşam, belirli bir niteliğe ve düzene göre sıra ile yaptıkları toplantılara Şanlıurfa’da "sıra gecesi" denilmektedir. Genç yaşından itibaren sıra gecesine  makamlarının Urfa ile ilişkili olması ise müziğin yörede ne kadar etkin olduğunu göstermektedir. Sıra gecelerinin yanısıra, 1932-1951 arası “Urfa Halkevi”nde müzik faaliyetlerini yoğun bir şekilde görmekteyiz. 1955-1975 arasında ise “Urfa Musiki Cemiyeti”nde, değerli ustalardan Mahmut Güzelgöz (Tenekeci Mahmut), Karaköprülü İsmail, İzzet Delioğlu (Demir İzzet), Mehmet Şengül, Abdurrahman Savaşan (Camgöz Abe), Neyzen Hafız İsmail Baba (Kıde Hafız), Mehmet Sağlamkol (Kurrik Mahey), İsa Barak, bağlama üstadı Aziz Çekirge ve Ahmet Alaybeyi gibi güzel insanlar yüreklerini açarak, asırlık Urfa türkülerini, gazellerini ve hoyratlarını gençlere öğreterek kültürel mirasın bugünlere gelmesini sağlamışlardır.  Kazancı Bedih... Kazancı Bedih lakabıyla tanınan Bedih Yoluk 1929 senesinde Urfa’nın Hekimdede Mahallesi’nde doğar. Culhacılık yapan babası Halil Usta’nın mesleğinden çocukluk yıllarında ilk sanat zevkini alır. Gençlik döneminde, o yıllarda çok değerli bir sanat olan bakırcılık mesleğine Hasan Diyar Usta’nın yanında başlar ve 15 yıl kadar bu mesleği sürdürür. 1960 lı yıllarda belediyede işe girer ve 26 yıl çalışıp emekli olur. 1960’tan evvelin Urfa’sında, Dergâh-Balıklıgöl ve Hasan Padişah Camisi’nin arasında yer alan Mecmue’l Bahr denilen yer, yazın ve bahar aylarında dinlenilen, sefa sürülen tarihi bir mekandır. Suların toplandığı yer anlamına gelen Mecmue’l Bahr; yeşillikler ve güller arasına konulmuş kerevitlerde çay, kahve, nargile içen insanların sohbet için buluşma yeriydi. Bazı geceler müzikli toplantılarla fasıllar geçilir; Urfa’nın müzik ustalarından Mukim Tahir, Kel Hamza, Tenekeci Mahmut gibi ustalar bülbül sesleri ve su sesleri arasında burada meşk ederlerdi. Genç yaştaki Bedih ise babasıyla gittiği Mecmue’l Bahr’da gramofondan Hafız Burhan, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar gibi ünlü sanatçıları ilgiyle ve hayranlıkla dinlerdi. Kazancı Bedih 17 yaşında Necim Şıhe (Şıhmüslüm Görgün) ile gittiği bir sıra gecesinde öylesine etkileyici bir müzik icrasıyla karşılaşır ki, hayatını etkileyen bir gece yaşar. O geceden sonra müzik meşkleri ve sohbetlerine katılmaya devam eden Kazancı Bedih’in müzik merakı artarak devam eder. Bu yıllarda Necim Şıhe kendisine cümbüş ve tambur çalmasını öğretir. Esasen birer meslek sahibi olup özel zevkleri müzik olan ustalardan; Damburacı Derviş, Hacı Nuri Hafız, Hafız Ahmet Uzungöl, Çulha Hafız, Hafız Şükrü Çadırcı, Tenekeci Mahmut’u müzik meclislerinde ilgi ile dinler ve birlikte olur. Özellikle Tenekeci Mahmut Usta’dan aldığı bilgilerle, müzik meclislerinde kendi tavrıyla okudukça dinleyenlerin beğenisini kazanır. Nice bir hasret-i dildâr ile giryân olayım Yanayım âteş-i aşkın ile büryân olayım Görmedim gül yüzünü ah ü figân etmedeyim Akıtıp gözyaşımı dert ile nâlân olayım Doğduğu ve yaşadığı yöre kültürünün Kazancı Bedih’in kişiliği üzerinde etkisi büyüktür. Oluşan müzik birikimi ise yorumunun şekillenmesinde etkili olmuştur. Mensup olduğu “soylu kültür kaynağı”ndan birikiminin beslenmiş olması da “arının çevresindeki çiçeklerden yararlanıp bal üretmesi” misalidir. Şanlıurfa'da "Takım" adı verilen belirli gruplar kendi aralarında sıra gezerler ve gecelere katılıp müzik icra ederler. Her takım kendi ustasının veya kurucusunun adı ile söylenir. Mesela; Mukim Tahir'in, Kel Hamza'nın, Tenekeci Mahmut’un, Kazancı Bedih'in, Aziz Çekirge’nin, Fazlı Öztop’un, Mehmet Nacak’ın takımları gibi... Bir süre sonra, arkadaşları Mehmet Çelik, Ali Kanun, Hasan Diyar, Necim Şıh (Şıh Müslüm Görgün), Çırçır Mahe, Nacar Celal ve Mustafa Usta ile bir “takım” oluşturan Bedih Usta’nın sesi yankılanır Urfa semalarında... Ağarmış saçların bir dağ başında kare dönmüştür O dağın dâmendinde gözlerim enhâre dönmüştür Toplumun birikiminden beslenen sanatçının, edindiği kültür ve birikim sonucu oluşturduğu eserler toplumu olumlu etkilemektedir. Zaten; “ait olduğu toplumun kültürü, zevki, ruh ahengi, düşünce ve hayat felsefesinden habersiz bir sanatçının veya aydının o insanlara vereceği bir şey yoktur” sözü de bu gerçeği çok güzel ifade etmektedir. Urfa’da mahalli müzik kayıtları ve kahvehaneler... Büyük makara teyplerin Urfa’ya gelişinden sonra, arkadaşlarıyla birlikte yüzlerce mahalli banda ses kayıtları yapılır Bedih Usta’nın. Bu bantlarla “müzik kültürü mirasımız” bugünlere kadar taşınarak, kutsal bir görev ifa edilir adeta. 1960’lı yılların nezih mekânları olan Urfa kahvehanelerinde mahalli müzik kayıtlarının bantları zevkle dinlenirdi. 1970’li yıllarda, çocukluk ve okul dönemlerimizde kahvehanelere giremediğimiz için buralarda çalan bantlarda Bedih Usta’nın sesini, kapıda bekleyip heyecanla dinlerdik... Ama şimdi çocuklarımız, Usta’nın vcd’sini bilgisayarda dinliyorlar... Karadan ağa dönüp dersi dilârâ okuruz Mekteb-i aşka vardık şimdi elifbâ okuruz .... Tenhâ gecelerde beni eyler müteselli Baykuş sesini bülbül-i şeydâya değişmem Urfa'da "Yasin'in Kahvehanesi" denildi mi, akla hemen mahalli müzik bantları gelirdi. Urfa'da kasnak bant çalınan teypler kimsede yok iken, GRUNDIG marka teyple 1965 yılında burada tanışmış meraklılar. Tabi öncelikle Yasin'in müzik merakı bu olguyu oluşturmuş. Müzik icra etmek kadar müzik dinlemeye de düşkün Urfalılar, yıllarca bu tarihi kahvehanede sahibi tarafından kaydedilen mahalli bantları dinleyerek bu ihtiyaçlarını giderirlerdi. Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir Men kimem saki olan kimdir mey ü sahba nedir Urfalı sanatçıların da sıkça geldiği bu kahvehaneye komşu illerden bant dinlemek için gelip giden müşteriler de olurdu. Burada bantları çalınan mahalli sanatçılar, zamanla bu sayede tanınmış ve meşhur olmuşlardır. Günümüzde televizyonun ve kasetçalarların yaygınlaşması ile bu tarihi kahvehanede bantlardan müzik dinleme zevki de ortadan kalkmış, eski müşteriler de uğramaz olmuşlardır.

     

    Bantların çoğu Yasin'in çocukları tarafından arşive kaldırılmıştır. Kazancı Bedih’in “Pir” ve “Ustalık” mertebesi... Şanlıurfa’da gazel okuyucularının makam ve edebiyat bilgisine sahip olmaları gerekmektedir. Divan edebiyatının gazel türü şiirleri, müzik meclislerinde çeşitli makamlarda, ustalık gerektiren bir biçimde okunmaktadır. Bu nedenle Urfa’da gazel ve hoyrat okumayı hakkıyla icra edemeyenlere sanatçı gözüyle bakılmaz. Yıllar geçtikçe Kazancı Bedih sıra gecelerindeki kişiliği, güzel sesi ve icrasından dolayı, çıraklıktan kalfalığa; kalfalıktan, ustalığa giden bir yolda “Pir” ve “Bedih Usta” lakabıyla da anılmaya başlar... “Sıra geceleri bir konservatuardır. Hepimiz o okuldan mezun olduk ne güzel. Yüzlerce türküden, gazelden, mayadan, hoyrattan oluşan dağarcığımız oluştu...” diye özetler her şeyi. Kazancı Bedih; Fuzûlî, Nâbî, Nezîhe, Nesîmî, Fehîm, Abdî, Lütfî gibi şairlere ait gazelleri okuyarak yeni kuşağın ilgisini Divan Edebiyatı’na çekmiştir. Seslendirdiği eserleriyle bizlere geleneksel müziğimizden esintiler sunan Pir’in mızrabında ve sesinde duygusal ve dokunaklı bir ifade İle kendine has tavır hakimdir. Urfa müzik hayatında, yörenin özelliklerini de yansıtan, “Kazancı Bedih Tavrı” olarak bir tavır oluşmuştur. Onun tavrını yaşatan oğlu, değerli arkadaşım Naci Yoluk da babası gibi ud çalmakta ve gazel tarzını başarıyla sürdürmektedir. 1990’dan sonra, kendisinden bir kuşak sonraki sanatçılardan bağlama üstadı Mehmet Nacak, Abdullah Uyanık, Kazım Çiriş, Abdülkadir Karakuş, Mehmet Öncel, Naci Yoluk, Tahir Gümüş, İmam Karakurt, Kadir Eğlence, Yasin Aslan ile birlikte oluşturdukları “takım”, Urfa gecelerinin ve nezih meclislerin sevilen, sayılan, vazgeçilmez topluluğu olur. Urfa’da herkes tanırdı Kazancı Bedih Usta’yı. Türkiye’de tanınması ise televizyonlarda “mizansen sıra geceleri’nde gazel okudukça nasip oldu...

    Mahalli ve Ulusal televizyonlarda bir çok programa katıldı. Yüzlerce mahalli banttan sonra İstanbul’daki yapımcılar tarafından profesyonelce hazırlanan 15 kadar kaset ve cd’si yurt içi ve yurt dışında beğeni kazandı. Şanlıurfa’nın tanıtımına büyük katkıları oldu... 2003 yılında yapılan “Kazancı Bedih ve Oğlu” isimli kaset ve Vcd, Müzik geleneğinin babadan-oğula devamının güzel bir örneği olmuştur. Mütevaziliği, içtenliği ve sorulara verdiği samimi cevaplarla, tam olarak izah edemese de, yerinin buralar olmadığını çok iyi biliyordu. 2003 Eylül ayında 76 yaşındayken, Bakırcılar Çarşısı’ndaki mesleğine dönme kararı vermesinin de bir anlamı vardı. Belki de Pir, Nezihe Yaşar’ın; Gül ruhlarını gonca-i zibâya değişmem Endâm-ı dilârânızı tubâyâ değişmem Mısralarıyla bunu anlatmaya çalışıyordu. Bazı sanatçıların ekranlarda boy gösterip halk müziği diye saçmalamaları onda burukluk yaratmıştı. Son röportajında, yorulduğunu, kazancılık mesleğini özlediğini, gençlerin yetişmekte olduğunu vurgulayıp dinlenmek istediğini, şöhretin kendisi için önemli olmadığını belirtmişti... Çünkü O halkın gönlünde “Pir”di... Pir, bir önceki kuşağın son temsilciliğini gururla ifa etmiştir. Bugün genç kuşaktan gazel okuyanlar, Kazancı Bedih’ten feyzalıp etkilenmişlerdir. Yeni kuşaktan ise Mehmet Özbek, Mercan Özkan, Halil Sezgin, Halil Altıngöz, Musa Kaldı, Bakır Karadağlı, Mehmet Güzelgöz ve Bekir Çiçek gazel tarzını başarıyla yaşatmaktadırlar. Anadolu’da doğan, adını duymadığımız kimileri; türkülerini, ağıtlarını, gazellerini söyleyip “seslerini” bile bir kayıtla bırakamadan göçüp gittiler bu alemden... Sesi bize yâdigâr kalan Kazancı Bedih’in 60 yıllık müzik hayatında sayısı bilinmeyen kayıtları yapıldı bantlara, cd’lere... Yaşarken çok değerli izler bıraktı arkasında. Anadolu’nun zengin kültürünün yok edilmeye çalışıldığı yıllarda, Kazancı Bedih gönlü ve diliyle kutsal miras olarak taşıdığı ezgileri Türkiye’ye hediye edip göçtü sessizce... 20 Ocak 2004’te sanat dünyası acı bir haberle sarsıldı. Değerli bir sanatçının, yanına hayat yoldaşını da alarak çıktığı “kahırlı bir yitiklik öyküsü” kaldı geride... “Acaba yaşarken kıymetini bildik mi?” sorusunu sordurdu herkese... Doyumsuz eserlerini bizler de kutsal bir miras gibi geleceğe taşımalıyız... Ruhu şad olsun. Türküler, gazeller, mayalar, uzun havalar bir kez daha öksüz kaldı sevgili dostlar. Çünkü gidenlerin yerini doldurmak öyle kolay değil. Sadece Şanlıurfa’nın değil bütün Türkiye’nin başı sağ olsun... 01. Nisan. 2004 / Şanlıurfa


     

     

     


     

    Kaleboynı Lokışe
    BEDİH YOLUK ( KAZANCI BEDİH)BİYOGRAFİ:

    Kazancı Bedih lakabıyla tanınan Bedih Yoluk 1929 yılında Şanlıurfa’nın Siverekli Mahallesinde doğdu. Babası Dalyanlardan Culhacı (Dokumacı) Halil, annesi Şatıroğullarından Zemzem’dir. Evli olup, Halil, Mehmet, Şükran, Naci, Remziye, Nihat ve Müzeyyen isimlerinde 7 çocuk babasıdır. Asıl mesleği kazancılıktır. Bu nedenle kendisine “Kazancı Bedih” denilmektedir. Herkes kendisini bu lakapla tanır. Kazancı olarak ilk ustası Hasan Diyar'dır ve uzun zaman bu ustanın yanında çalışmıştır.

     

    Daha sonra Aziz ve Kadir Ucar ustaların yanında kazancılık yapmıştır. 1949 yılında askere gitmiş, Bingöl’de, ve Elazığ'da Bando Bölüğünde askerliğini tamamlamıştır. Bilahare belediyeye girmiş ve 26 yıl çalıştıktan sonra 1986 yılında emekli olmuştur. Emekli olduktan sonra Hacca gitmiştir. Boş gezmemek ve günlük nevalesini çıkarmak için Eski Hal pazarı civarında demlik ve cezve tamiriyle ilgili küçük bir dükkan açmış halen bu işi yapmaktadır. Ayrıca bir mevlüt grubuyla birlikte mevlütlere gidip ilahi ve gazel okumaktadır. Şanlıurfa’nın yetiştirmiş olduğu en ünlü gazelhanlardan biridir. Fuzuli, Nabi, Nezihe, Furugi, Abdi gibi çeşitli şairlerin gazellerini Şanlıurfa makam geleneğine uygun olarak, davudi ve etkileyici sesiyle okur. Bir güfteyi farklı makamlarda icra edebilme meziyetine sahiptir. Ud, tambur ve cümbüş çalmasını fevkalade iyi bilir. Nezih meclislerin sayılan sevilen ve takdir edilen kişilerin başında gelir. Gazelin yanında çok güzel meye, hoyrat ve türkü de okumaktadır. Çok güzel okuması nedeniyle, gazelin sevilmesinde ve gazel okuma geleneğinin yaygınlaşmasında çok büyük hizmetleri olmuştur. Eserleri kendine has bir tavırla okur. Çok bilinen bir maya kazancı Bedih’in okuyuşuyla bambaşka bir havaya dönüşür. Ses tonu gazel okumaya çok elverişlidir. Sesi çok etkileyicidir ve sesini iyi kullanır. İbrahim Tatlıses, Selahattin Alpay gibi birçok ünlü sanatçı da dahil olmak üzere kendisinden sonra yetişen bir çok eses sanatçısı gazel okurken Kazancı Bedih’i taklit ederek onun tavrında okumaya çalışırlar. Kazancı Bedih gazelleri çok güzel okuduğundan dolayı kendisine “Pir” denilmektedir. 1996 yılında yapımcı Mine VARGIN, yönetmen Yavuz TUĞRUL, aktör Şener ŞEN’in başrolünü oynadığı EŞKİYA filminin bir sahnesinde sıra gecesine yer verildi, Eski bir avlulu ev ve KAZANCI Bedih (Yoluk) in bir gazel okuması istenmiş. Urfanın etrafı dumanlı dağlar türküsü ve ardından da dillere düşen güzel bir gazel,
    Gazel Şanlıurfalı şair mirine hoca’nındır, Mahlası Lütfü’dür.
    Hicaz makamında okunan gazel şöyledir.

    Nice bu hasreti dildar ile giryan olayım
    Yanayım aşkın ile büryan olayım
    Görmedim gül yüzünü âhü fiğan etmedeyim
    Akıdıp göz yaşımı dert ile nalan olayım
    Kapladı bu nârı firkat cismi ğem âludemi
    Korkarım heşre keder böylece suzan olayı
    Sevdiğim rağmet yeter incitme artık kalbim
    Gerilerdesin yusufu asa bendi zindan olayım
    Lütfüyüm bülbül gibi gülşende feryat edlerim
    Vusleti yâr ile ancak şâdi ğendan olayım

    Şanlıurfa’ya özgü gazel okuma geleneğinin son temsilcisidir.
    Son yıllarda birkaç kaseti ve CD’si çıkmıştır.

    Kazancı Bedih ve eşi, 20 Ocak 2004 günü Şanlıurfa'daki evinde uyurken katalitik sobadan sızan gazdan zehirlenerek öldü.

    Bedih Yoluk ve eşi için Hasanpaşa Camii’nde cenaze töreni düzenlendi. Törene, Vali Şükrü Kocatepe, Belediye Başkanı Ahmet Bahçıvan, Emniyet Müdürü Kutlay Çelik ile sanatçılar Mahsun Kırmızıgül, Mahmut Tuncer ve Sellahattin Alpay’ın yanı sıra çok sayıda vatandaş katıldı.

    MÜZİK YAŞANTISI
    Müzikle ilgisi küçük yaşlarda başlayan Kazancı Bedih ailenin tek çocuğu olduğundan babasının ısrarıyla 14 yaşında evlendi gençlik yıllarında babası onu beraberinde Mecbelbahır’a götürdü. Mecbilbahır Balıklıgöl'den çıkan suyun bir kanalla Hasan Paşa camiine geçtiği yerde ağaların ve yeşilliğin olduğu bir yerdi. Orayı çay bahçesi olarak çalıştıran kişi müziğe çok meraklı idi. Oraya kurduğu gramofondan müşterilerine günün en sevilen sanat müziği parçalarını, Hafız Burhan, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla gibi ünlü sanatçıları dinletirdi. Yine zaman zaman Mukim Tahir gibi o devrin ünlü sanatçıları dinlenmeye oraya gelir, zaman zamanda okurlardı. Akşam serinliğinde çaylarını ve nargilelerini içmek, müzik dinlemek için Mecbelbahır’a giderlerdi. Kazancı Bedih’te babasıyla Mecbelbahır’a gider, gramofondan ünlü sesleri ve ustalarının sohbetlerini dinlerdi.



    Müziğe olan merakı bu şekilde gelişti ve cümbüş çalmaya merak sardı. Hafız Ahmet, Hafız Culha, Hafız Dellek Mahmut ve Şükrü Hafız’ı çeşitli müzik meclislerinde dinledi. Bir kısmı ile müzik meclislerine katıldı.

    Şanlıurfa’da eskiden müzik gruplarına “Takım” denirdi ve bir yere çağrıldığında herkes takımı ile giderdi. Kazancı Bedih’in de Mehmet Çelik, Ali Kanun, Hasan Diyar, Necip Şıbe, Çırçır Mahe, Şıhmüslüm Görgün, Nacar Celal, Mustafa Usta takım arkadaşlarıydı. Daha sonra tenekeci Mahmut, Aziz Çekirge, Gacı İmam Kaysı, Cu'an Mıhe ile çeşitli müzik meclislerine katıldı. Bunların dışında Seyfettin Sucu, demir İzzet, Mahmut Coşkunses, İbrahim Tatlıses, Kadir Sema gibi birçok ses sanatçısı ile müzik meclislerinde bulunmuştur.

    Hiç plak yapmadı. Kasnak teyibin Şanlıurfa’ya gelişinden sonra bant yapma meraklılarının aranan kişisi oldu ve yüzlerce mahalli banta herhangi bir ücret almadan gazel, maya ve türkü okudu.

    Kazancı Bedih, müzik meclislerinde birçok şairin gazelini kendi tavrına göre çeşitli makamlarda okur. Makamları ve makamlarındaki geçkileri çok iyi bilir.

    Sık sık okuduğu gazelleri şöyle sıralayabiliriz. Nezihe Hanım’dan Gümrahlarını goncayı zibaya değişmem”, “Sabret gönül eyyamı yare de kalmaz”, Kuddus’den, “Aldanma gönül devleti ikbale güvenme”, Abdi Efendi’den “Hüsnün senin ey dilber nadide kamer mi”, “Nice bir nar’ı aşkınla ciğer yansın kebap olsun. Fuzuli’den “Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir”, Nabi’den “Sakın terk-i edepten kuy-umah-bubu hudadır bu”, Baba Kani’den “Gamı Aşkın-la ahvalim perişan oldu gettikçe” Ruhi’den “Nice bir dağdağa ile berbad olalım”, Muharrem hoca’dan "Karadan ağa dönüp dest-i dilara okuruz” ve daha bir çok şairin gazellerini okumaktadır.

    Okur yazar olmadığı için önceleri gazelleri dinleme yoluyla ezberleyen ama uzun gazelleri bu şekilde öğrenmek zor olduğu için gece mektebine giden Kazancı Bedih, pek iyi olmasa da şimdi okuyabiliyor, meramını anlatabilecek kadar da yazabiliyor.

    Sesi pes ve kendine has güzelliktedir, bu nedenle gazelleri ve mayaları o kadar güzel okur ki dinleyen onun sesinin tonunu ve okuma tarzını unutamaz.

    Uzun havaları ve türküleri kendi tavrında okur. Bazen sanat müziğinden bir şarkısı kendi üslubunda, değişik bir yorumla uzun hava gibi okur. Buna örnek olarak “Kara gözlüm efkarlanma gül gayri” adıl rast makamındaki şarkıyı gösterebiliriz. Bu şarkıyı başka makamda uzun hava olarak bir çok meclislerde okumuş ve dinleyenlerin beğenisini kazanmıştır. Bundan başka “Yeşil kurbağalar” “Eminem”, “Atıma verdiler sarı samanı”, “Neyleyim de Karamanın elini”, “Kara göz” gibi uzun havaları kendi uslubuyla çok güzel şekilde okumaktadır.

    Yüzlerce mahalli kasetin yanında İstanbul’da doldurulan kasetlerde de gazel, maya ve türkü okumuştur. Urfa gecelik isimli kasetler dizisinde okuduğu gazeller yurt çapında çok beğenilmiştir.

    Kazancı Bedih, radyo ve TV programlarına da katılmıştır. İbrahim Tatlıses’in hazırladığı “İbo Show “ daki programı, Selahattin Alpay’la yaptığı program ve Ali Bozkurt’un hazırladığı “Bizim Eller” programları bunlardan birkaçıdır..

    Bugün gazel okuyan bir çok kişiyi yetiştirmiştir. Birçok kişi de mahalli bantlarını dinleyerek ondan faydalanmıştır ve onun tavrında söylemeye çalışmıştır. Yetiştirdiği kişilerden biri de oğlu Naci Yoluk’tur. Oğlu da kendisi gibi ud çalıp, gazel okuyarak gazel okuma geleneğini sürdürmektedir. Sesi ve okuma tavrı babasına çok benzemektedir.

    (((URFA MÜZİK KÜLTÜRÜ)))

    Tarihi dokusu, rengarenk kıyafetler içindeki alımlı kızları, sıcacık misafirperverliği ve insanı saran manevi havasıyla mübarek bir şehir Şanlıurfa. Binlerce yıllık tarihe, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış derin bir kültür ve folklorik zenginliğe sahip, buram buram tarih kokan sıcacık bir şehir. Bu sıcaklığın nedeni, iklimi kadar insanlarının misafirperverliği de... Şanlıurfa’da nerede olursanız olun Harran’ın uçsuz bucaksız yeşilliği ve şehrin tarihi dokusuyla kuşatılıyorsunuz. Gündüzleri Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı ‘Balıklı Göl’de dilekler tutan insanlar, geceleri Urfa türkülerinin yankılandığı ‘Sıra Geceleri’nde eğleniyorlar… Kebap kokusunun Fırat’ın sesiyle raks ettiği Şanlıurfa, sokakları, esnafı, kadınları, ihtiyarları ile rengarenk bir şehir. Bu renk cümbüşünün, bu görsel ziyafetin Ortadoğu kültürünün vazgeçilmez bir öğesi olduğu daha ilk bakışta anlaşılıyor. Yöre insanı, sıcak olduğu kadar ileri görüşlü ve anlayışlı da... Gözlerindeki sürmeden başka hiçbir süsü olmayan, duru güzellikleri ile baş döndüren, allı pullu yöre kıyafetleri içindeki güzel kadınlar, şehrin içinde gezdikleri her mekana güzellik katıyor... Şanlıurfa’nın tarihi ilçesi Harran, dünyanın ilk üniversitesinin kurulduğu yer. Üniversitenin yanı sıra, insanların dilek tutup ziyaret ettiği Balıklı Göl de çok eski bir geçmişe sahip... Rivayete göre, binlerce yıl önce Hazreti İbrahim, Balıklı Göl’de yakılmak istenmiş. Bir sürü odun üst üste yığılıp çok büyük bir ateş yakılmış ve İbrahim Peygamber ateşe atıldığı sırada alevler suya, odunlar da balığa dönüşmüş. Milattan önce 1000’li yıllarda geçtiği söylenen bu olaydan beri Balıklı Göl, derdine deva, hastalığına şifa arayanların umut kapısı. Yöre halkının yanı sıra çok sayıda yerli ve yabancı turist de burada Nasreddin Hoca misali ‘Ya tutarsa’ deyip dilek tutuyor, kutsal balıklara yem atıyor... Binlerce yıllık tarihsel geçmişi olan, sayısız medeniyete ev sahipliği yapan bu şehrin folklorik zenginliğinde müziğin yeri, yadsınamayacak kadar önemli... Şanlıurfa’nın tarihinde müziğin geçmişi, milattan önceki dönemlere kadar uzanmakta. Yerleşim merkezi olarak 8000 yıllık bir tarihe sahip olan Şanlıurfa, müzik tarihi yönünden de aynı tarihlere kadar uzanan bir seyir takip etmektedir. Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi Kantara Köyü’nde yapılan Nevalaçori kazılarında bulunan bir kaya parçasında, milattan önce 7 bin tarihine, yani Neolitik çağ-Cilalı Taş Devri’ne ait bir kap parçası üzerinde dans eden bir sahne görüntüsüne rastlanmıştır. Yine, Titriş kazılarından elde edilen, Milattan önce 3 ila 5 bin yıllarına yani “İlk Tunç Çağı”na ait kireç taşından yapılmış, keman tipi, stilize edilmiş bir insan figürü bulunmuştur. Şanlıurfa halk müziğinde sözü edilecek kişiliklerden ilki, Miladi 168-222 yılları arasında yaşamış olan Bar Daişan’dır. Kaynaklardan, Bar Daişan’ın eğitim almak için Suruç’la Halep arasında bulunan Membiç şehrine geldiği anlaşılmaktadır. Bar Daişan, Süryanice Mabboğ adıyla tanınan bu şehirdeki, Hıristiyanlık öncesi din ve kültür merkezlerinden birinde yaptığı bilinmektedir. Bar Daişan, Süryani dilinde çok güzel mersiyeler yazıp besteleyerek, dönemin kiliselerinde dini ayin ve müziği birlikte kullanan ilk fikir ve sanat adamı olmuştur. Miladi 789-857 yılları arasında yaşayan Zeriyab, bu bölgede yetişmiş önemli müzisyenlerden biridir. Uzun yıllar Şanlıurfa’da yaşayan Zeriyab, İspanya’nın Kordoba şehrinde Halife Abdurrahman'ın sarayına baş müzisyen olarak kabul edilmiştir. Zeriyab’ın Kordoba’da kurduğu konservatuar, Endülüs müziğinin temelini atmış, Arap ve İspanyol müziğini de etkilemiştir. Zeriyab’dan sonra İbrahim İbn Al-Mahedi, onun oğlu İshak Al-Mevsili ve torunu Hammad, Doğudan gelen müzik sanatını Arap ve İspanyol ülkelerinde ilerletmişlerdir. Şanlıurfa, 7.yüzyılın ortalarında halife Hazreti Ömer döneminde Araplar tarafından fethedilmiştir. Bu fetihle birlikte İslamiyet, Şanlıurfa müziğini etkilemeye başlamış, bugünkü müzik kültürünün ilk kıvılcımları olan “Dini Müzik”e kaynaklık etmiştir. Bu dönemi takip eden zaman içinde Şanlıurfa, Büyük Selçuklu İmparatorluğu sultanı Melikşah tarafından 1087’de fethedilmiştir. Selçuklu döneminde Türkler, müziğe Doğu’dan esinlenen yeni bir tavır ve nefes getirmiş, günümüzün halk ve sanat müziğinin temel taşlarını oluşturmuşlardır. 10.yüzyılda, “Urfalı” veya “Urfa’ya ait” anlamında, ince ve hazin bir le yapılan ayinleri ifade eden “Rehavi” makamı ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Şanlıurfa’da “Urfa” makamı adıyla özgün bir makam da ortaya çıkmıştır. Mahalli bir makam olan “Kılıçlı Makamı”, “Rehavi” ve “Urfa” makamının Şanlıurfa’da doğmuş olması, tarih boyunca Şanlıurfa’da müzik kültürünün ne kadar önemli olduğunu göstermektedir... Tarihler 15. Yüzyılı gösterinceye kadar pek fazla gelişme gösteremeyen Şanlıurfa müziği, 1517’de şehrin Osmanlılar tarafından fethedilişinden sonra tekrar gelişmeye başlamıştır. 18.ve 19. yüzyılda, Osmanlı sarayında yetişmiş birçok müzisyenin Urfa’ya sürgün edilmesi , Şanlıurfa müziğine en parlak günlerini yaşatmıştır... Urfa musikisi, 20.yüzyılın başlarına gelindiğinde, bitmek tükenmek bilmeyen savaşların da etkisiyle duraklama dönemine girmiş, ancak bu duraklama uzun sürmemiş, Cumhuriyet’le birlikte tekrar eski canlılığını kazanmıştır Urfa musikisinde müzik ve makam geleneği çok önemli bir yer tutmaktadır. Şanlıurfalı için müzik, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir ihtiyaç, bir yaşam tarzıdır adeta. Şanlıurfalı, düğün, kına ve Asbap Geceleri’nde, bayramlarında, Sıra Geceleri’nde, cenazesinde, taziyelerinde, kısaca yaşamının her döneminde, müziği baş tacı etmektedir. Kentte, kazancı, keçeci, kalaycı gibi her esnafın kendine özgü bir hoyrat söyleyiş tarzı vardır. Yedisinden yetmişine hemen hemen her Şanlıurfalı, müzik toplantılarına katılarak türkü, şarkı, gazel ve hoyrat söyleyebilir. Şanlıurfalının müzik yaşamı, geçmişin kesin çizgilerini taşıyan, kalıcı, sanatkarlık isteyen bir yapıya sahiptir. Bu yapının temel taşı ise, sistemli müzik icrası demek olan “makam geleneği”dir. Bu gelenek o kadar önemlidir ki, bir sanatçının değeri, makam bilmesi ve bildiği makamı layıkıyla icra edebilmesi ile ölçülür. Ezgiler, çoğu zaman türkünün sözlerinden daha etkiyici, daha akılda kalıcı özellikler taşır. Bu nedenle de, bir türkünün halkın beğenisini kazanmasında beste, çok önemli rol oynar. Türkü, duygu ve düşünce yönünden halkı ne kadar ilgilendirirse, o kadar sevilir, ağızdan ağza dolaşmaya başlar. Halk, türkünün bestekarının izlerini zamanla siler, türküyü daha bir güzelleştirir, değişikliklere uğratır. Böylece türkü, halkın malı yani anonim olarak, yaşama gücünü artırmış olur. Anadolu’da türkü yakanların büyük çoğunluğu, halk şiiri ve müziğiyle dolu, çok geniş bir türkü hafızası olan, güzel li kimselerdir. Bu sanatkar kişiler, bir olayı, duyguyu, bizzat yaşamış veya en ince ayrıntısına kadar ruhunun derinliklerinde hissetmiş, hafızasındaki şiir ve ezgiler yardımıyla bestelemiş, türkü haline getirmişlerdir... Yöre türkülerine sanatsal açıdan bakıldığında, diğer yörelerden farklı olarak, sanat kurallarına daha bağlı oldukları görülür. Klasik Türk Müziği’ndeki bir çok makamın, Şanlıurfa musikisinde de olması, buna çok güzel bir örnektir. Urfa musikisinde hemen hemen her türkünün bir makamı vardır ve türkü, bu makamın seyri içinde lendirilir. Müzik meclislerinde bulunup da kendisinde türkü söyleme yeteneği olan bir Şanlıurfalının, o an içinde bulunduğu ruh haliyle, herhangi bir makam geçilirken, aynı makamda doğaçlama yeni bir türküyü dile getirdiği de görülür. Meşhur “Çay içinde adalar” türküsü de böyle bir ortamda doğmuştur. Müzik, Şanlıurfalının en önemli hayat bağlarından biridir. Bu nedenle de kafası, ruhu, gönlü müzik aşkı ile doludur. Yöre insanı, ifade etmekte zorlandığı bütün duygularını, coşkusunu, sevincini, kederini, yasını, türkülere dökmüş, dertlerine dermanı türkülerde aramıştır; Şanlıurfa’da türküler ve uzun havalar, çeşitli yer ve zamanlarda söylene, söylene halkın günlük yaşantısına girmiştir. Halk yaşantısının her anında türkü ve uzun hava vardır denilebilir. Türküler ve uzun havalar, çeşitli arkadaş toplantılarında, düğün, kına gecesi gibi törenlerde söylenir. Şanlıurfa’da eskiden gelini ayağıyla veya atla müzik grubu eşliğinde getirirlerdi. Bu getirme esnasında her sokak başında bir fasıl yapılır, hoyrat okuyucuları köşe başlarında birer hoyrat okuyarak düğün alayını şenlendirirlerdi. Yine avlulu evlerde yapılan mahalli düğünlerde özellikle “Dörtlü Değnek Oyunu”nun bir bölümünde oyuncular oyunu durdurur ve en güzel hoyrat okuyanın başına mendil koyar, hoyratçı zurna eşliğinde en yanık hoyratını okurlardı. O esnada evin damından erkek düğününü seyreden kadınlar zılgıt çalarak karşılık verirler, böylece düğün daha bir şenlenir, oyuncular daha bir coşkuyla oyunlarını bitirirlerdi... Günümüzde de, Şanlıurfa’nın bu güzel, eğlenceli düğünlerine rastlamak mümkündür. Şanlıurfalıların türkü okuma merakı, el sanatları ile uğraşan zanaatkarlar arasında da çok yaygındır. Çulhacı, Dabbağ yani derici, Tenekeci, Kazancı gibi meslekleri icra edenler, hem çalışır, hem de bir yandan türküler, hoyratlar mırıldanırlar. Simitçi bile kafasındaki simit tezgahına aldırmadan türküsünü söyler. Bahçeci, bahçesini çapalarken bir yanık türkü ve hoyrat söylemeden edemez. Havasından mı, suyundan mı, yoksa binlerce yıllık yemek kültürü, özellikle de çiğ köfteden midir bilinmez, her zaman çok güzel e sahip olmuştur Urfalılar... Ama bilinen bir şey var ki, Şanlıurfa müzik kültürünün bu kadar köklü oluşunda, “Sıra Gecesi, Dağ Yatıları, Asbap Geceleri gibi ortamların varlığı, müziğe ve müzisyenlere değer verilmesinin etkisi büyüktür. Bildiğiniz gibi birbirine coğrafi açıdan yakın olan toplumlarda, örf, adet, gelenek, folklor gibi kültürel değerlerin etkileşim içinde oldukları görülür. Bu yönüyle Şanlıurfa halk müziği de, Elazığ, Diyarbakır, Kerkük ve Halep türküleriyle makam ve ezgi zenginliği açısından sürekli bir etkileşim içerisinde olmuştur. Arap dünyasında en yaygın kullanılan makamın “Urfa Divan Makamı” olması, “Şark Bülbülü” sıfatıyla bilinen Diyarbakırlı sanatçı Celal Güzel’in bir çok Şanlıurfa türküsünü okuması, bu etkileşimin en güzel örnekleridir. Şanlıurfa’da müzik kültürünün doğuşundan bugüne kadar yüzlerce müzisyen yetişmiş ve Şanlıurfa’nın müzik kültürünü geçmişten günümüze taşımışlardır. Günümüzde de bu kültürü yaşatıp, gelecek kuşaklara aktaracak yüzlerce gönüllü bulunmaktadır. Müzik geleneğinin çok yaygın olduğu ve bir çok kişinin amatör veya profesyonel olarak müzikle uğraştığı Şanlıurfa’da yetişip meşhur olmuş sanatçılar arasında kimler yok ki?.. Araştırmacı ve kaynak kişi Tenekeci Mahmut Güzelgöz, sanatçısı İbrahim T atlı, Osman Bengisu, Kazancı Bedih Yoluk ilk akla gelenler... Ve tabi ki isimlerini burada sayamadığımız yüzlerce emektar sanatçılar...

    KAYNAK: Şanlıurfa Gazetesi

     

     


    BAŞA DÖN

  • 979
    0
    0
    Yorum Yaz